- How much?
- Twelve rupees.
- You were blowing the horn so loudly for only 12 rupees? Here.
- l don't have change.
- So what do l do?
- l don't have change.
- Ne kadar?
- Oniki rupi.
- Sadece 12 rupi için mi o kadar yüksek sesle korna çaldın? Al.
- Bozuğum yok.
- Ne yapayım?
- Bozuğum yok.
- They were nylon and had lace up the sides and they're badly torn.. as if they've been ripped apart by powerful hands The label reads..."Smart Shop, Phoenix, Arizona."
- Naylonlardı ve kenarlarında dantel vardı ve fena şekilde yırtılmışlardı... sanki çok güçlü eller tarafından parçalanmışlardı. Etikette ... "Smart Shop, Phoenix, Arizona." yazıyordu.
- It's a small apartment.
- I know.
- But I do remember the kitchen now. We were eating. We were in the kitchen. I spilled something on your sweater. Do you remember what that was?
- Küçük bir daire.
- Biliyorum.
- Ama mutfağı şimdi hatırladım. Yemek yiyorduk. Mutfaktaydık. Kazağına birşey dökmüştüm. Ne olduğunu hatırlıyor musun?
- I was scared.
- Scared of what?
- Of losing him. And I guess that's what I did. I lost him.
- You were just trying to find your way. What else can we do?
- Korkuyordum.
- Neyden korkuyordun?
- Onu kaybetmekten. Ve sanırım yaptığım bu. Onu kaybettim.
- Sen sadece kendi yolunu bulmaya çalışıyordun. Başka ne yapabiliriz?
- I don't feel so good.
- And you've lost a lot of weight. That suits you. You were heavy back then.
- I haven't been that heavy since 1960.
- We were all heavier back then before.
- Kendimi iyi hissetmiyorum.
- Ve çok kilo kaybettin. Sana yakıştı. Çok ağırdın o zamanlar.
- 1960 dan beri o kadar ağır olmamıştım.
- O zamanlar hepimiz daha ağırdık.
- I remember what you were like when you first walked through my door. Jittery as a june bug. And now just look at you. You sure did surprise me,[
- Kapımdan içeri ilk girdiğin anda olduğun haliyle hatırlıyorum seni. Haziran böceği kadar gergindin. Ve şimdi bir bak kendine. Beni gerçekten şaşırttın.
- I thought we were having coffee. You can trust me, you know.
- I know that.
- I'd never hurt you. Remember when you said some people were meant to meet each other? Maybe we were meant to meet that way.
- Kahve içeceğimizi sanıyordum. Bana güvenebilirsin, biliyorsun.
- Bunu biliyorum.
- Asla seni incitmem. Bazı insanların tanışmasının kaderleri olduğunu söylediğini hatırlıyor musun? Belki de bizim bu şekilde tanışmamız gerekiyordu.
- It seems they were twins. Look at that marvelous girl!
- My God! My friend, that girl is no more than thirteen years old.
- That doesn't make her less attractive.
- Sometimes these girls are women at the age of thirteen.
- İkizmişe benziyorlar. Şu harikulade kıza bak!
- Tanrım! Dostum, bu kız onüç yaşından daha fazla değil.
- Bu, onu daha az çekici yapmıyor.
- Bazen bu kızlar onüçünde kadın oluyorlar.